kayseri'nin ilk ticaret merkezi
4 bin yıl önceki Kayseri’yi merak edenler için tarihe yolculuk gerçekten büyük bir şanstır. Hele mihmandarınız da bir arkeolog ise, bilginin de sağlam bir kaynağı ile buluşmuşunuz demektir.insanı titreten hadise “tarihe yolculuk” mantığından da anlaşılacağı üzere, 4 bin öncesine geri dönebilmek, o zamanı bir nebze olabilsin anlayabilmekti.4 bin yıl öncesinde aslında büyük ticaret merkezleri olan Kaniş ve Karum şehirleri, Kayseri’nin 20. Km.sinde devasa bir alana oturmuş. Bu şehirlerin daha küçük bir kısmı günyüzüne çıkmış gözüküyor. Tarihe ve kültüre çok büyük bir yatırım gerekiyor. Böyle bir şehri ayağa kaldırmak çok büyük maliyetler gerektiriyor. Lakin, Kayseri bu konuda dirayetli ve istikrarlı olmak zorundadır. İleri giden zamanı durdurup geriye döndük ve 4 bin yıl öncesine bakmaya çalıştık. Kayseri- Sivas yol ayrımında Barsama diye bir köy var. Adını Çavuşağa diye değiştirmeye çalıştılar yine olmadı. Halk, “Barsama” demeye devam etti. Kaniş şehrinde de “Warşama” isimli bir hükümdarın saray kalıntılarını gördük. Barsama ile Warşama arasındaki isim benzerliği ortada… Demek ki bizim bir de “tarihi coğrafyamız” var. İnsanlar yüzlerce yıl ötesinden gelen isimleri terk etniyorlar. Anadolu’nun yapı tekniğinde olsun, kültüründe olsun, göz ardı edilemeyecek bir süreklilik de söz konusu… Anadolu’ya gelen kavimler, bu coğrafyanın kültürel potasında kendindeki zenginlikleri de katarak erimişler.
En önemlisi de sanırım şudur:
Bu coğrafyadaki 4 binlik yıllık kültürel mirasın bir tek varisi var, o da biz. Hititlinin de Asurlu’nun da, Romalının da, Selçuklu ve Osmanlı kadar mirasçısı olduğumuz gerçeği günyüzüne çıkmış oluyor bence.
Öyleyse bu coğrafyanın tarihine bakarken daha bütüncül bakmak zorunluluğu var.
Asurlunun yaptığı bir buğday övütmecini, hemen yukarıda Gesi’de ve civarındaki bir köyde daha gelişmiş bir şekilde bulmak mümkündür. Yani, geçmişten bugüne uzanan kesintisiz bir çizgi vardır. Halbuki biz, tarihi bir pastanın dilimleri gibi görmeye alışığız. Biri biterken öbürü başlar. Sanki, biten ile başlayan birbiriyle ilgisizdir. Halbuki onların kullandıkları ortak bir coğrafya vardır. İnsanlar yan yana yaşarken kültürlerin birbirine ulaşması kaçınılmaz bir sonuçtur. Hatta bırakın Anadolu coğrafyasındaki bu kaynaşmayı, mezopotamyadan, İran coğrafyasından, Hint coğrafyasından, Kafkasya’dan, Balkanlardan Anadolu’ya taşıdıklarımız yok mudur? Elbette vardır. Olacaktır. İnsanların birbirine mal satması, ticaret yapması, kültürü de birinden diğerine taşıyor. Kavimlerin bir coğradan diğer bir coğrayaya intikali, kaçınılmaz bir sonuç olarak insanlığın ortak bir kültürel miras üzerinde oturduğu gerçeğini ortaya çıkarıyor.
Tekrar Kaniş ve Karum şahirlerine dönecek olursak, ilk serbest bölgenin Kar (liman) anlamına gelen Karum şehrinde kurulduğu gerçeğini göz önüne alırsak, Kayserilinin ticarette gösterdiği maharetin temelleri de taa 4 bin yıl öncesine dayanmıyor mu? Elbette… İşte, ortaya çıkarılması gereken bir tarih, günyüzüne çıkmayı bekleyen katman katman şehirler, Kaniş ve Karum bizleri beklemektedir.
Temennimiz Kayseri tanımlanırken, Kaniş ve Karum’la başlayan tarihi geçmişinin bugünkü kültürel sembollerimiz arasında önemli bir yer tutması ve tarihi coğrafyanın bizlere güç vermesidir. Nasıl ki artık Zeugma denince Gaziantep şehri akla gelmeye başlamış ve bir “çingene kızı” motifi tek başına kültürel sembol haline gelmişse, yüzlerce tabletin ( 20 bin civarında tablet bulundu) yer aldığı Kaniş – Karum şehirleri de Kayseri için önemli bir kültürel hazine olmak zorundadır.
4 bin yıl önceki bir saray kalıntısının önünden, Warşama'nın sarayından, Erciyes böyle görünüyor
Kayseri Müzesi’ndeki eserlerin kaynağını temsil eden Kültepe, eski ismiyle Kaniş, Kayseri’nin 21 km. kuzeydoğusunda eski Kayseri-Sivas; Kayseri-Malatya anayolu üzerindedir.
Kültepe, biri yerlilerin oturduğu höyükten, öteki aşağı şehir veya Asur’lu tüccarların yerleştiği Karum alanından oluşmuştur. Höyüğün çapı 500 m., ova seviyesinden yüksekliği 20 m. dir. Tepeyi dört yanından aşağı şehir/Karum çevirmiştir. Karum, üç yönünde düz ova şeklinde görülmekle beraber, doğu yönü ova seviyesinden 1.5-2.5 m. lik bir yüksekliğe sahiptir. Çapı 2 km.yi bulan Karum, höyük ve ortasındaki kalesi sağlam birer sur ile çevrilidir.Kültepe, araştırmacıların dikkatini 1881 den sonra çekmiştir. O zamana kadar benzerlerine rastlanmamış olan çivi yazılı tabletler müzelere akıyordu. 1893 ve 1894′de E. Chantre, 1906′da H. Wickler, H. Grothe yaptıkları kazılarda tabletlerin bulunduğu yeri tespit edemediler. B. Hrozny 1925′te tesadüfen, tabletlerin çıkarıldığı yeri ve dolayısıyla Asur Ticaret Kolonileri’nin merkezini/Karum’u keşfetti.1948 yılında Türk Tarih Kurumu ve Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü adına höyükte ve Karum’da başlatılmış olan sistemli kazılar, kesintisiz olarak sürdürülmektedir.Eski dünyanın ünlü ticaret merkezi Karum Kaniş’te sonuncusu iki safhalı olmak üzere (la-b), dört yapı katı vardır (I-IV). Günümüzden dörtbin yıl önce Kuzey Mezopotamyalı/Asurlu tüccarların Anadolu’da kurdukları aşağı yukarı yüzelli sene süren bu uluslararası ticaret ilişkileri döneminde, Anadolu Mezopotamya’nın eski uygarlığına açılmış, onlardan yazıyı öğrenmiş, kültür seviyesini yükseltmişti. II. ve I. katlarında keşfedilen eski Asur dilinde yazılmış çivi yazılı tabletler, Anadolu ile Asur arasında sürdürülen ticaret hakkında detaylı bilgilerin yanı sıra, borç alıp-verme, faiz, evlenme-boşanma, veraset, esir ticareti, mahkeme kararları ve yerli beylerle yapılan yazışmalar hakkında da canlı bilgiler vermektedir. Bunlar arasında, daha az sayıda, edebi metinler ve okul temrin metinleri de bulunmaktadır. Anadolu’yu tarih aydınlığına bu vesikalar kavuşturmuştur. Bunlar Anadolu’nun en eski yazılı belgeleridir. Anadolu tarihi burada başlamıştır. Kaniş’in en önemli özelliği budur. Kültepe-Kaniş Anadolu’daki bu ticaret sisteminin baş şehridir. Aynı zamanda Kaniş Krallığı’nın da merkezidir. I. ve II. katlar arkeoloji, filoloji ve şehircilik bakımından en zengin ve en önemli olanlarıdır. Bu iki şehrin birbirinden taş döşeli sokaklarla ayrılan büyük mahalleleri, tam planlarıyla açığa çıkarılmıştır. Eski dünyanın ayrı dilleri konuşan bu iki ülkesinin temsilcileri bu şehirlerde yan yana yaşamışlardır. Onların planları açıkça belli olan evleri, arşivleri, atölyeleri, depoları, dükkanları gün ışığına çıkarılmıştır. İki katlı evlerin çoğunda oturma odaları, arşiv ve kiler/depolar bir birinden ayrılmış durumdadır. Her iki şehir de çıkan bir yangın sonucunda yok olmuştur.Hitit kültürü ve sanatı, eski Babil sanatını temsil eden Asurlularla yerlilerin karışmasından meydana gelmiş bir sanattır. Hitit sanat üslubunun Eski Hitit Krallığı (1650) kurulmadan önce geliştiğini kanıtlayan buluntuların, -damga mühürlerin, kurşun, tunç, fildişi, gümüş kadın ve erkek tanrı heykelciklerinin- sayısı az değildir. Bunlar arasında eski Babil tesirini gösteren heykelciklerin yanı sıra Kuzey Suriye’den ithal edilmiş fayans heykelcikleri de vardır. Bu, uluslararası bir ticaret merkezinde beklenmesi gereken bir özelliktir.Hitit seramik sanatı, Kültepe’de teknik ve şekil açısından en yüksek noktasına erişmiştir. Seramiğin bir bölümü günlük işlerde kullanılmaya uygun değildir. Onlar törenlerde ve özel durumlarda kullanılmış olmalıdır.Kültepe ustaları topraktan hayvan şeklinde içki kapları yapmakta usta idiler. Ayakta duran, yatan, diz çökmüş durumda tasvir edilmiş bu içki kaplarının yanında, hayvan başı şeklinde olanları da vardır. Bu kutsal hayvan biçimli kaplar, kıymetli madenlerden yapılmış olanların taklididir. En çok rastlanan ritonlar; aslan, boğa, antilop, kartal biçimli olanlardır.İçine tabletlerin konulduğu pişmiş topraktan, mühür baskılı binlerce zarf bulunmuştur. Mühür ve baskıları sosyal yapıya uygun olarak çeşitli üsluplardadır. Her iki katta da üslupların gelişimini izlemek ve bunları kronolojik biçimde göstermek mümkündür. Silindir baskıların büyük çoğunluğu ikinci kattadır. Bu çağda Mezopotamya ile kurulan sıkı ilişkiler, Anadolu’da da silindir mühür kullanımını yaygınlaştırmıştır. Bu çağ mühürleri; 1. Eski Babil, 2. Eski Asur, 3. Eski Suriye, 4. Eski Anadolu üsluplarına ayrılır. II. kattaki silindir mühür baskılarının çoğu eski Asur üslubundadır.Eski Anadolu üslubu, Mezopotamya düşünce tarzının Anadolu’ya yerleşmesinden sonra olgunlaşmıştır. Hitit sanatının kaynağını oluşturan bu üslup dini, mitolojik, savaş ve av sahnelerinden oluşur. Mitolojik sahnelerde Mezopotamyalı Anadolulu unsurlar yan yana görülmektedir. I. katında çivi yazılı tabletlerde görülen değişiklikler, mühürlerde de tespit edilmektedir. Bu çağın üslupları II. kattakilerden farklıdır. Ayrıca tabletler de mühürlenmeye başlanmıştır.
II. Kat M.Ö. 1920-1840; I. katı 1798-1740 yılları arasına tarihlenmiştir. II. ile I. arasında 50-60 yıllık bir boşluk vardır. Kültepe Höyüğü’nün Roma-Hellenistik, Greco-Pers ve özellikle Tabal ülkesinin bir şehri olarak önemini Geç-Hitit Döneminde de koruduğu anlaşılmıştır. Kalede Kaniş Kralı Varşama’nın sarayı keşfedilmiştir. Sarayın büyük bir kısmı tahrip edilmiş olmasına rağmen zemin katın 50 odası ve arşiv vesikalarından bir kısmı açığa çıkarılmıştır. I. katı ile çağdaş olan saray, altındaki II. kat sarayının enkazı üstüne kurulmuştur. Saray eski Babil modasına göre inşa edilmiştir.
Tepede bu çağın altındaki Eski Tunç Çağının son ve orta safhaları geniş bir alanda tetkik edilmiştir. Kültepe’nin bu dönemi Sümer, Akad sonrası, Akad çağları ile çağdaştır. Kuzey Suriye ve Mezopotamya’dan bölgenin tipik seramiği, altın, mücevherat, Akad sonrasına özgü silindir mühürler ithal edilmiştir. Bunlar Anadolu Mezopotamya ilişkilerinin Asur Ticaret Kolonileri Çağından çok daha önceleri başladığını kanıtlamaktadır.
Damga şeklindeki eski Hitit mühürlerinin konularını dini sahneler, karışık varlıklar, heraldik kartallar, hayvanlar ve yıldızlı simgeler oluşturmaktadır. Bu çağda Asur ile ticaret bağları çok zayıflamış; yerli özellikler artmış ve yerli krallar güçlenmiştir. Anadolu birliğe doğru gitmektedir.